Archive for the ‘Asr-ı Saadet Dönemi’ Category

Hendek Savaşı

Filed under Hendek savaşı by admin on 28-01-2011


HENDEK SAVASI


Hz. Peygamber (s.a.s)’in müsriklerle yaptigi büyük ve en önemli savaslarindan birisi. Uhud savasindan iki yil sonra, Hicret’in besinci yilinin sevval ayinda (23 subat 627) Medine’nin kuzeyinde cereyan etmistir.

Kureys müsrikleri Uhud savasinda basarili olmuslardi ama müslümanlarin gücünü kiramamislardi. Tam tersine müslümanlar Medine’deki birlik ve beraberliklerini saglamlastirmis, askeri bakimdan daha güçlü bir duruma gelmislerdi. Medine’de sürekli problem çikaran Yahudi Benu Nadir kabilesi sürülmüs; doguda Zatu’r-Rika, kuzeyde Dumetü’l-Cendele yapilan seferler kesin zaferle sonuçlanmis, müslümanlarin gücü ve etkinligi gün geçtikçe daha da büyümüstü. Bunun sonucu olarak Mekke müsriklerinin Misir, Suriye ve Irak yönündeki kervan yollari tamamen kapatilmisti.

Müslümanlarin bölgeye hakim bir güç olmaya baslamasi Islâma katilanlarin sayisini hizla artirmis, geçen zaman, müslümanlarin sosyal hayatlarini düzenleme ve yerlestirme yolunda önemli adimlar atmasina firsat tanimisti. Islâm’in bu gözle görülür güçlenisi karsisinda müslümanlarin baslica düsmanlarindan olan yahudiler, düsmanca faaliyetlerine hiz verdiler. Özellikle Medine’den sürülen Benu Nadir kabilesi bütün çevrede Islâm aleyhinde sürekli propaganda yapiyor, Islâm’in güçlenmesini önlemek için müslümanlara kesin bir darbe vurmanin yollarini ariyordu. Bu çalismalari sonuçsuz kalmamis, yahudiler aralarinda görüs birligi saglanarak Kureys ve diger müsrik kabilelerle birlesmenin yollari aranmaya baslamisti.

Yahudilerden olusan bir heyet Mekke’ye gelerek kiskirtici çalismalardan sonra Kureys’e ortak düsmanlari olan müslümanlara birlikte saldirmayi Rasûl Aleyhisselâm’i ve Islâm’i ortadan kaldirmayi teklif ettiler. Ticaret yollarinin kesilmesiyle ekonomik bir çikmaza düsen ve içlerinde hala Bedir’in acisini tasiyan müsrikler bu teklifi olumlu karsiladi (Taberî, Tarihu’t-Taberi, Misir,1961, II, 564-5). Yahudi heyeti ve Kureys’ten seçilen elli adam Kâbe örtüsünün altina girip gögüslerini kâbe duvarina dayayarak tek baslarina kalincaya kadar müslümanlarla savasmaya yemin ettiler. Artik tek düsünceleri vardi. Bu savasi mutlaka basarmak ve Islam’i ebediyyen yok etmek (Ibnü’l-Hisâm, es-Siretü’n-Nebeviyye, Beyrut, 14I7/1987, II, 254, 255).

Yahudiler Kureys’le anlastiktan sonra Necid’e giderek Benu Süleym ve Gatafan kabilelerini de bu ittifaka dahil etmeye çalistilar. Gatafan kabilesini Hayber’in bir yillik hurmasinin yarisi karsiliginda müslümanlara karsi savasmaya razi ettiler. Arkasindan diger Arap kabilelerini dolasarak putperestligin Islam’dan üstün oldugunu, fakat müslümanlarla savasilmadigi takdirde putperestligin sonunun yaklastigi propagandasiyla savasa kiskirttilar. Bu çalismalari sonunda Fezare, Süleym, Sa’d ve Esedogullari kabileleri de ittifaka dahil oldu (Taberî, a.g.e., II, 566).

Savas hazirliklarina baslayan Kureys, üçyüz at, bin besyüz devenin bulundugu dörtbin kisilik bir ordu donatti. Buna Yahudi ve diger Arap kabilelerinin kuvvetleri de eklenince yaklasik onbin kisilik bir ordu meydana geldi. Bu büyük ordu Islâm’a son ve öldürücü darbeyi vurmâk, Allah’in nurunu bogmak niyet ve umuduyla Medine’ye yöneldi. Arap yarimadasi belki de o güne kadar böyle büyük bir orduya sahit olmamisti (Ibn Hisam, es-Siretit’n-Nebeviyye, Misir, 1375/1955, II, 214, 216, 22I):

Râsulullah (s.a.s) müttefiklerin girisimini haber alir almaz derhal bir savas meclisi topladi. Mecliste düsmana karsi ne gibi tedbirler alinmasi, nasil bir savas taktigi izlenmesi gerektigi konusunda istisare edildi. Ashâbin çogunlugu Medine’yi içerden savunmanin uygun olacagi görüsünde idi. Bu görüs benimsendikten sonra Selman-i Farisî hazretleri, “bizde bir sehir üstün kuwetlerle kusatildigi zâman daima çevresine bir hendek kazilir ve sehir bu sekilde savunulur” seklinde görüs bildirince Rasûl aleyhisselam bunu uygun görerek savunma planinin bu dogrultuda hazirlanmasini emretti. Vakidî’nin Hendek Savasi sirasinda Rasûlullah’in Kureys lideri Ebû Süfyan’a yazdigim söyledigi bir mektuba göre ise, sehrin çevresine hendek kazilmasini dogrudan dogruya sani yüce Allah, Rasûlüne ilham etmistir. Düsmanin gelecegi yöne kazilacak hendekle sehrin korumasi esas olmakla birlikte Selmân-i Farisî’nin teklifi içinde Medine’yi çevreleyen binalar arasina kapatmak da vardi, zaten sehrin diger tarafi dag ve hurmaliklarla çevrili idi (Ibn Hisam, a.g.e., II, 255).

Rasûlullah, vakit kaybetmeden, ileri gelen sahabîlerle birlikte kesfe çikarak hendek kazilmasi gereken yerleri tesbit etti. Düsmanin saldirisina açik bulunan yerlerin tesbitinden sonra bütün müslümanlar toplanarak hendek kazma çalismalarina basladilar. Medine’deki bütün araçlar toplandigi halde yine de birçok müslüman araçsiz kalmisti. Bunun üzerine Rasûlullah, müslümanlarla anlasmali bulunan Benu Kurayza kabilesinden ödünç aletler aldirdi.

Basta Rasûl aleyhisselam olmak üzere bütün müslümanlar canla basla çalisiyorlardi. Mevsim kis oldugu için çalismak oldukça güç ve yorucuydu. Buna ragmen müslümanlar büyük bir coskuyla çalisiyor, hep bir agizdan “bizler ömrümüz oldukça Muhammed’le birlikte savasa devam etmek üzere bey’ât etmisizdir” anlaminda misralar okuyorlardi. Hendek kazarken Hz. Peygamberin birçok mucizesinin geldigini yine Islâm tarihçileri nakletmektedirler (Ibn Hisam, a. g. e., II, 217, 219).

Rasûlullah da coskuyla çalisan arkadaslari ile birlikte toprak kaziyor, tasiyor, onlarla bir agizdan su anlamdaki beyitleri okuyordu: “Allah’in lütfu ve hidayeti olmasaydi biz ne hidayete erer, ne sadakalar verir, ne de ibadet ederdik. Ya Rab! Bizi huzur ve sükuna erdir. Düsmanla karsilasirsak bize sebat ve metanet ver. Bize saldiranlar fitne çikararak fesat pesinde kosuyorlar. Biz ise onlara karsi koyuyoruz.” Münafiklar ise bu isi agirdan aliyor ve çesitli bahanelerle çalismamak istiyorlardi (Ibn Hisam a.g.e., II, 216; Taberî, a.g.e., II, 566, 567).

Bu sekilde iki hafta boyunca süren gayret sonunda Medine çevresinin gerekli yerleri hendeklerle kusatilmis, hendeklerden çikan topraklar iç tarafa yigilarak siperler olusturulmustu.

Hendek kazma çalismalari biter bitmez Rasûl aleyhisselam savasabilecek durumdaki bütün müslümanlari topladi. Müslüman mücahitlerin sayisi üçbindi ve otuz alti da at vardi. Müslüman savasçilar gruplar halinde siperler gerisine yerlestirildi. Bu sirada Ebû Süfyan komutasindaki ordu Medine’nin Batisindan, Necid kabileleri de Dogudan Medine önlerine geldiler.

Kureys ordusu Medine’nin kuzeyinden dolasarak Uhud dagi civarina geldi. Ortaligi bos görünce evvelce Uhud savasinda aldiklari mevkiye dogru yaklastilar. Burada diger kuvvetlerle birleserek Uhud-Medine yolu üzerinde ilerlemeye basladilar. Bir müddet sonra Rasûlullah’in hendekler gerisinde görülen çadirlari karsisina geldiler ve onun karsisinda yer aldilar (Taberî, a.g.e., II, 57I).

Müsrikler çevrede müslümanlari görmeyince hizla Medine üzerine atildilar. Fakat müslümanlar tarafindan kazilan hendeklere gelir gelmez ne yapacaklarini sasirdilar. O zamanlar böylesi istihkamlar insa etmek Araplar tarafindan bilinmiyordu. Rasûlullah’in bu degisik savunma yöntemi müsrikleri hayret ve saskinlik içinde birakti. Içerlerinde bazilari atlarini hendekler boyu sürerek bir geçit aradilar. Fakat hendek gayet derin kazilmis oldugu için geçmeyi basaramadilar. Bu arada hendek gerisinde siperlenen müslümanlar düsmani ok ve tas yagmuruna tuttular. Düsman süvarileri de bu sekilde karsilik vermek zorunda kaldilar. Müsrikler bir aya yakin bir süre hendek gerisinde kaldilar. Iki taraf arasinda herhangi bir savas olmadi. Bir kaçi mübareze ve karsilikli ok atmaktan baska ciddi bir hareket olmadi (Taberî, a.g.e., II, 572).

Müslümanlar arada sirada taarruz eden düsmani bu sekilde karsilayarak savunma süresini uzatiyorlardi. Fakat bu sirada müslümanlarla anlasma içindeki Benu Kurayza kabilesinin anlasmayi bozarak geceleyin Medine üzerinde baskin yapmak için hazirlandiklari söylentisi yayildi. Bu haber müttelik ordulara göre oldukça zayif olan müslümanlar arasinda büyük bir endiseye neden oldu. Rasûl aleyhisselam durumun açikliga kavusturulmasi için Kurayza kabilesine birisini gönderdi. Benu Kurayza kabilesinin reisi Kaab b. Esed’in Benu Nâdir kabilesi reisi Nayy b. Ahtab tarafindan kandirilmis oldugu ve Kurayzalilarin gerçekten anlasmayi bozmus olduklari anlasildi. Kurayza kabilesi ile Evs kabilesi arasinda dostluk bulundugu için Evs’in lideri Sa’d b. Muaz ve bazi Evs ileri gelenleri özel olarak Benu Kurayza kabilesine gönderildi ise de olumlu bir sonuç alinamadi.

Kur’ân düsmanin gelisini ve durumun vehametini söyle dile getirir:

“Onlar size yukarinizdan ve asaginizdan gelmislerdi. Gözler dönmüs, yürekler agizlara gelmisti. Allah için çesitli tahminlerde bulunuyordunuz” (el-Ahzab, 33/1I). Rasûlullah zaman geçirmeden ortaya çikan yeni duruma uygun tertibati aldi. Müslümanlara hitaben, “emin olunki bunun sonu hayirlidir. Müslümanlarin yegane koruyucusu Allah’tir” buyurarak müslümanlara güven verdi. Sehir içinde ve savunma hatti çerçevesinde güvenlik önlemleri bir kat daha artirildi. Geceleri düsmanin ani bir baskin yapmasini önlemek amaciyla devriye kollari çikarilmaya baslandi.

Gece basar basmaz bütün devriye görevlileri görev yerlerine dagiliyor, Rasûlullah ise savunma hattinin en zayif noktasinda bekliyordu. Geceleri çok soguk oldugu için savasin zorluklari kendisini daha agir biçimde hissettiriyordu. Bununla birlikte Müslümanlar inançla ve sabirla görevlerini yerine getiriyorlardi.

Bu arada münafiklar da bos durmuyor bir takim tesvikler ve aldatici sözlerle imani zayif kimseleri kandirmaya çalisiyorlardi. Nitekim Kur’ân bu duruma “Iki yüzlüler ve kalplerinde hastalik olanlar” Allah ve Rasûlü size sadece kuru vaadlerde bulundu” diyorlardi (el-Ahzab, 33/12). Ayetiyle isaret etmektedir.

Kusatma onbes günden fazla sürdügü halde müsrikler hiçbir sonuç alma basarisini gösteremediler. Muhasaranin devami sabahlara kadar siperlerde bekleyen müslümanlari oldukça kötü etkiliyordu. Sehrin disariyla bütün baglarinin kestirilmis olmasi yiyecek sikintisinin baslanmasina neden oldu. Münafiklar bundan da güç alarak yersiz konusmalarini çogalttilar. Eskiden beri meydan savaslarina alismis olan müslümanlar düsman karsisindâ hiçbir sey yapmadan beklemekten sikilmaya baslamislardi. Mevsimin siddeti bu durumu daha da etkiliyordu. Özellikle geceleri çikan sogukta devriye görevini yapanlar fazlasiyla muzdarip olmaya basladilar. Hatta hayvanlarina yedirecek birsey bulamaz hale geldiler. Müslümanlarin direnci yavas yavas kirilmaya yüz tutmustu. Kur’ânin deyimiyle “Iste orada mü’minler denenmis ve çok siddetli sarsintiya ugramislardi” (el-Ahzab, 33/11).

Durumun vehameti karsisinda Hz. Peygamber, Müsriklerin birligini bozabilmek için bir ara Gatafanlilarin reisleri Uyeyne b. Hisn b. Huzeyfe ve el-Haris b. Avf b. Ebi harise el-Murriye haber göndererek dönüp gitmeleri karsiliginda Medine hurmalarinin üçte birini onlara vermek üzere anlasmak istediyse de (hatta anlasma metni bile hazirlanirken) Sa’d b. Mu’az ve Sa’d b. Ubâde ile istisaresi sonucu bu fikirden vazgeçti (Ibn Hisam, a.g.e., II, 223; Taberî, a.g.e., II, 572-3).

Diger yandan düsman ordusu baskisini giderek arttiriyordu. Degisik yönlerden pespese saldirilarda bulunuluyor, hendegi asamayarak çaresiz geri dönüyordu. Muhasaranin olaganüstü siddet kazandigi bir sirada müsrikler ne pahasina olursa olsun hendegi asmaya karar verdiler. Savasçiliktaki büyük ustaligi ve Kahramanligiyla söhret kazanmis olan Amr b. Abdived ile Ikrime b. Ebû Cehl, Nevfel b. Abdullah, Dirar b. Hattab, Hübeyre b. Ebî Vehb hendegi geçmek üzere ileriye gönderildi. Ebû Süfyan ve Halid b. Velid de onun arkasindan genel bir saldiri için kuvvetlerini ileriye dogru hareket ettirdiler. Amr ve yanindakiler binbir güçlükle de olsa hendegi asmayi basardilar.

Amr b. Abdived atini ileriye sürerek müslümanlari kendisiyle savasacak bir savasçi taleb etti. Amr birçok savaslarda bulunmus, yigitlik ve gözüpekligi sayesinde birçok birlikleri dagitmis gayet usta bir silahsor, çevik bir süvari oldugundan, onunla dövüsmeye kimse cesaret edemezdi. Nitekim müslümanlardan da kimse onun istegine cevap veremedi.

Bu durumu gören Hz. Ali, Amr’a karsi çikmak için izin istedi. Fakat Rasûlullah izin vermedi. Amr tekrar ileriye atilarak müslümanlara hitaben; “Içinizden kahramanlik meydanina çikacak kimse yok mu? Hani ölenlerinizin gidecegini söylediginiz Cennet?” diye bagirdi. Müslümanlardan yine ses çikmayinca Hz. Ali ikinci defa izin istedi. Rasulullah kendi zirhini çikarip Ali’ye giydirdi, beline zülfikâr’i takti ve ellerini açarak “Ya Rabb amcam Übeyd Bedirde; Hamza Uhudda sehid oldular bu Ali ise kardesimdir ve amcamin ogludur. Onu koru, beni kimsesiz birakma. Sen Varislerin en hayirlisisin” diye dua ederek ugurladi.

Amr’in karsisina çikan Hz. Ali kendisini tanitti. Amr, Ali’nin gençligini ve babasiyla olan dostlugunu ileri sürerek onunla savasmak istemedi. Hz. Ali ise kendisiyle savasmayi ve onu öldürmeyi arzuladigini bildirdi. Kendisinin savasa çikanlarin üç tekliflerinden birini kabul ettigini duydugunu; eger öyleyse, üç teklifi oldugunu söyledi. Ya müslüman olmasini, ya savasi birakip gitmesini, yada kendisiyle dövüsmesini teklif etti. Ilk ikisini reddeden Amr dövüsmeyi seçti.

Ilk saldiri Amr’dan geldi. Vurdugu kiliç darbesi Ali’nin kalkanini parçalayarak basindan yaralanmasina neden oldu. Sira kendisine geldiginde Ali indirdigi darbe ile Amr’i cansiz yere yuvarladi. Müslümanlar sevinçle tekbir getirirken müsrikler büyük bir hayal kirikligina ugradilar.

Hz. Ali Amr’in isini bitirince Dirar ile Hübeyre Ali’nin üzerine yürüdüler. Dirar Hz. Ali’nin yüzüne bakar bakmaz dönüp kaçmaya basladi. Sonradan Dirar, “ölüm melegi surete bürünmüs bana görünmüstü,” diyecektir, bu kaçis hakkinda. Çarpismaya yeltenen Hübeyre de Ali’nin bir kiliç vurusu ile zirhi delinince kurtulusu kaçmakta buldu, (Ibn Hisam, a.g.e., II. 224-225).

Hz. Ömer, kaçan kardesi Dirar’in pesinden, Zübeyr b. Avvam da Hübeyr’in arkasindan kostular. Bu sirada Nevfel b. Abdullah hendege düsmüs, yaralanmisti. Müslümanlar onu tasa tuttular. Fakat Ali onlari durdurdu, hendege inerek boynu kirilmis Nevfel’in kafasini uçurdu.

Bu kötü sonuç karsisinda Ebû Süfyan çaresiz ordugahina döndü.

Ertesi günü Benu Kurayza Kabilesi de düsman ordusuna katildi. Müttefikler böylece kuvvet kazaninca bir kat daha cesaretlenerek saldirilarini siklastirmaya, tazyiklerini arttirmaya basladilar. Ok ve tas muharebeleri aksama kadar sürüp gitti. Karanlik basinca müsrikler ordugahlarina çekildiler. Genel bir saldiri düsüncesi müslümanlar arasindaki endiseyi bir kat daha artirdi.

Bu arada savasin yönünü degistirecek önemli bir olay oldu. Düsman saflarinda iken müslüman olan Nuaym b. Mes’ud es-Sakafî gizlice Rasulullah’in ordusuna katildi. Durumun kötülügünü gören Nuaym, müttefiklerle Benu Kurayza Kabilesinin arasini bozmak için iyi bir vesile oldu. Hz. Peygamber ona Benu Kurayza ile müsriklerin arasini açmasi için talimat verdi. Islâma girdigi bilinmedigi için rahatça Benu Kurayza lideri Kaab b. Esed’in yanina gitti. Kaab’in yaninda daha baska Yahudi liderleri de bulunuyordu. Onlara yahudilere bir iyilik etmek istegimi söyleyerek Kureys ve Gatafan kabilelerinin artik savastan usandigindan söz etti “hatta daha fazla zahmet çekecek olurlarsa sizi birakip gidecekler. O zaman siz Islâm ordusuna karsi koyamazsiniz. Bu tehlikeyi önlemek için Kureys ve Gatafan kabileleri ileri gelenlerinden birkaç kisiyi rehin alin” dedi. Yahudiler bu haberden son derece memnun oldu.

Nuaym, oradan Ebû Sufyan’in ordugahina geldi. Ona Kurayzalilarin anlasmayi bozduklarindan dolayi pismanlik duyduklarini ve anlasmayi gizlice yenilediklerini, hatta suçlarini affettirmek için Kureys ve Gatafan liderlerinden birkaç kisiyi rehin alarak müslümanlara teslim etmeyi düsündüklerini söyledi. Bu haber Ebû Süfyan’i vesveseye düsürdü. Derhal kurayza liderine Ikrime b. Ebî Cehl ve Benî Gatafanli bir grupla haber göndererek muhasaranin çok uzadigini, askerin açliktan sikayet ettigini bu nedenle ertesi günü genel bir saldiri ile bu duruma bir son verilmesi gerektigi arzusunda oldugunu söyledi. Buna karsilik Kurayzalilar, Kureys ve Gatafan ileri gelenlerinden birkaç kisi rehin verilmedikçe kendilerine güvenemeyeceklerini bildirdiler. Kureys ve Gatafan liderleri bu haberi isitince Nuaym’in sözüne hak vererek rehin vermekten imtina ettiler. Kurayza kabîlesi ise onlarin tavrinin Nuaym’i dogruladigini görünce müttefiklerden ayrilarak onlari kendi baslarina biraktilar, (Ibn Hisam, a.g.e. II. 23I) (Taberî, a.g.e. II 578-9).

Kusatma yine sürüyordu, ama eski siddetini kaybetmisti. Rasûlullah (s.a.s) bu günlerde, bugün Ahzab Mescidinin bulundugu yerde ayakta durup ellerini yukariya kaldirarak müsrik kabileleri aleyhinde üçgün boyunca dua ettiler. Üçüncü gün ögle ile ikindi namazi arasinda duasinin kabul edildigi kendisine vahyedildi. Ashab bunu Rasûlullah’in yüzünde dalgalanan sevinçten anladi. Cebrail (a.s.) “sevininiz, Allah onlara bir rüzgar saldi.”diyerek Allah’in müsrikleri kasirga ile perisan edecegini haber vermisti. Allah Rasûlü hemen iki dizi üzerine çöküp ellerini kaldirdi. gözlerini yere indirdi. ve “bana ve ashabima acidigin için sana sükranlarimi sunarim Allah’im” dedi. Sonrada haberi ashâbina o müjdeledi.

Beklenen rüzgar birkaç gün sonra geldi. Bu soguk, dondurucu bir rüzgardi. Tozlari, topraklari müsriklerin gözlerini dolduruyordu. Rüzgar, onlari kendi baslarinin derdine düsürmüs, çekilmek, zorunda birakmistir. Çadirlarin bezlerini, derilerini yirtiyor, direklerini söküyor, sergileri kumlara gömüyor, yakilan atesleri, asiklari söndürüyor, develeri, atlari birbirine karistiriyor, hiç kimse kimsenin yanina gidemiyor. Müsrikler ordugahlarindan devamli tekbir sesleri, silah sakirtilari duyuyorlardi. Kalplerine büyük bir korku düsmüs, amansiz bir panige kapilmislardi. Kur’an sonradan bu olayi mü’minlere söyle hatirlatmaktadir: “Ey mü’minler. Allah’in size olan nimetini anin. Hani üzerinize ordular gelmisti. Biz de onlarin üzerine rüzgar ve görmediginiz ordular göndermistik. Allah yaptiklarinizi görüyordu. “(ef-Ahzâb. 33/9)” “Allah kâfirleri öfkeleri ile geri çevirdi. Hiçbirsey elde edemediler. Savasta iman edenlere Allah’in yardimi kâfi geldi. Allah güçlüdür, herseye galiptir” (el-Ahzâb; 33/25).

Gece boyunca devam eden firtina, sabahleyin biraz sükûnet buldu. Allah Rasûlü, Huzeyfe b. Yeman’i düsman ordusu hakkinda bilgi almasi için gönderdi. Huzeyfe, düsman ordusunun perisan halini görerek geri döndü. Hz. Peygamber bundan son derece memnun oldu ve sonucu beklemeye basladi. (Ibn Hisâm, a.g.e. II. 231-2).

Ebû Süfyan ansizin ugradigi bu büyük felâket üzerine Kurayza kabilesinin ordudan ayrildigi ve orduda ihtalâf çiktigi bahanesiyle kusatmayi sona erdirerek geri çekilme emrini verdi. Amr Ibnû’l-âs ile Halid b. Velid ikiyüz süvari ile müsriklerin geri çekilisini denetlediler. Müsrikler basansizliklarindan dogan umutsuzluk ve sikinti içerisinde hizla ricat etmeye basladilar.

Kureys ordusu Mekkeye, Gatafan kabileleri Necid’e dogru yol alirken müslümanlar savunma hattindan çikarak düsman ordugahina vardilar. Düsmanin telas ve heyacan içinde geri çekilirken birakmis olduklari erzak ve zahirelere ve Ebû Sufyan’in yahudi reislerinden Hayg’a gönderdigi yirmi deveye el koydular. Develer kurban edildi, hurma dolu sepetler bosaltildi ve müslümanlara dagitildi. Bu ganimet vasitasiyla muhasaranin ortaya çikardigi kitlik ortadan kalkmisti. Rasûlullah (s.a.s.) müslümanlara hitab ederek, “Ey Islâm mücahidleri! Emin olunuz ki bu muzafferiyet sizin için ölümsüz bir basaiidir. Bundan böyle Kureys kabilesi size degil, siz Kureys’e taarruz edeceksiniz” buyurdu. Rasûlullah’da bu sözleriyle müsriklerin bütün gücünün tükendigini, artik müslümanlarin zafer yollarinin açildigini da müjdelemis oluyordu.

O gün ögleye dogru Hz. Peygamber, aldigi ilâhi bir emir geregi müslümanlara derhal bir ilan yaptirarak bu savasta müsriklerle bir olup, kendilerini arkadan vuran Benu Kurayzaya karsi savasmak üzere su emri verdi: “Kim dinler ve itaat ediyorsa, ikindi namazini Benû Kurayza önlerinden baska yerde kilmasin” Bu emri alan müslümanlar derhal hareket ederek bu yahudi belasini da ortadan kaldirdilar, (bk. Benû Kurayza Savasi). (Ibn Hisam, a.g.e. II. 233-34).

Kaynak: Islam tarihi

Hayber Gazvesi

Filed under Hayber gazvesi by admin on 28-01-2011


HAYBER GAZVESI


Hz. Peygamber’in hicretin 7. yilinda fethettigi, Sam-Medine yolu üzerinde Medine’nin 15I km. kuzeyinde Yahûdilerin oturdugu bir yerlesim merkezi. Hayber Yahûdi dilinde kale demek olup burasi ayni zamanda hurma ve tahil merkezidir. Kalesinin yedi burcu vardir. Bunlar Nâim, Kamûs, Sik, Netah, Sülâfim, Vatih ve Ketîbe’dir (Ibn Sa’d et-Tabakâtü’l-Kübrâ II,106) Hz. Peygamber Hayber Yahûdilerinin Medine’ye karsi müsriklerle ittifak halinde olmalari ve pek çok Yahûdi kabilesi’nin burada toplanmasindan dolayi Hudeybiye musalahasindan sonra Hayber’i fethetmek üze re hazirliklara basladi (Vakidî, Kitabü’l Megazî, II, 441-442, Ibn Hisâm, es-Siretü’n-Nebeviyye, III, 201)

Hz. Peygamber, bu cihad hareketi için sadece cihada ragbet edenlerin katilmasini emretti. Medine’de Siba’ b. Urfuta’yi vekil birakti. Esi Ümmü Seleme’yi yanina alarak 1400 yaya, 200 süvari ile yola çikarken; “Biz buranin hayrini isteriz” buyurmustur. Rasûlullah Medine’den hareket ettikten sonra Hayber ile Gatafan kabilesi arasina karargahim kurdu. Sabaha kadar burada bekledi (Ibn Hisâm, es-Sîre, III/343). Gatafanlilarin Hayber’e yardimini engellemek için burada konaklamis bulunuyordu. Hayberliler sabaha kadar, müslümanlarin gelisinden haberdar olmamislardi. Sabahleyin kalelerinin kapisini açtiklarinda; “Muhammed gelmis ve günlerden de cumartesidir” diyerek kalelerine tekrar döndüler. Yahûdiler mukaddes günleri oldugu için cumartesi günü muharebe etmezlerdi. Rasûlullah bunu görünce; “Allahû Ekber, Hayber harab oldu” buyurdu (Ibn Sa’d, et-Tabakat, II,106). Müslümanlarin bu muharebede beyaz renkli sancagini da Hz. Ali tasiyordu. Bu gazvede müslümanlarin kullandiklari parola; “Yâ Mansür, Emit, Emit” “Ey Allah’in galip kildigi müslüman asker öldür öldür’ idi (Ibn Sa it, II,1I6, Ibn Hisâm, III, 347).

Hayber’in fethi, Nâim kalesi ile basladi. Burada Mahmûd b. Mesleme atilan tasla sehit oldu. Sonra Kamûs kalesi ele geçirildi. Daha sonra, Vatîh, Sülâlim, Sik, Netah ve Ketîba kaleleri alindi. Bu kalelerin ele geçirilmesinde siddetli çarpismalar oldu. Müslümanlardan yirmi bes kisi sehid olurken, Yahûdilerin kaybi doksan üç kisi oldu. Hayber’in ileri gelenlerinden Useyr, Yâsir, Emir ve Kinâne b. Ebi’l-Hukayk ve kardesi öldürüldü (Ibn Sa’d, II, 1I7).

Müslümanlar bu gazvede pek çok esir aldilar. Ancak Hayber halki esirlerinin iadesini, kendilerinin de affedilmesini istediler. Rasûlullah da bunu kâbul etti. Yahûdilerin ileri gelenlerinden Huyey Ahtab’in kizi Safiyye de esirler arasinda idi. Rasûlullah Hz. Safiyye’ye ailesinin yanina dönmeyi teklif ettigi halde Safiyye, müslüman olarak Hz. Peygamber’e es olmayi tercih etti. Hz. Safiyye Hayber gazvesinden önce Kinâne b. Rabia ile evlenmisti. Ilk gece, gördügü bir rüyayi Kinâne’ye anlatmis O da; “Sen ancak Muhammed’i istiyorsun” diyerek yüzüne bir tokat vurmustu da, gözü morarmisti. Safiyye’nin Hz. Peygamber ile evlendigi zaman hâlâ bu morlugun izi vardi. Nitekim Rasûlullah’in bunu sormasi üzerine esi de bu hadiseyi ona anlatmistir (Ibnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 221)

Bu muharebe sonunda Zeynep bint el-Hâris, Rasûlüllah’a zehirli bir koyun ikram etti. Rasûlullah ondan bir parça aldi, ancak yutmadan koyunun zehirli oldugunu bildirdi. Kadin çagirildi, suçunu itiraf etti ve söyle dedi:

“Gerçekten Peygamber isen, sana bundan haber verilir, eger hükümdar isen senden kurtulmus oluruz.” Ancak Bisr b. Berâ bundan aldigi lokma ile zehirlenerek vefat etti. Bunun üzerine kadin Bisr’e kisas olarak öldürüldü. Rasûlullah son hastaliginda dahi Hayber’de aldigi bu lokmanin tesirini hissettigini beyan buyurmustur (Ibnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 222).

Bu gazve sonunda Hayberlilerin hayatlarinin korunmasi, çoluk ve çocuklarinin serbest birakilmasi sartiyla Hayber’den çekilip gitmeyi ve topraklarini, altin ve gümüslerini, üzerindekiler hariç, elbise ve silâhlarini teslim etmeyi, hiç bir sey saklamayacaklarini kabul etmek sartiyla Hz. Peygamber ile sulh andlasmasi yaptilar. Rasûlullah da Hayber arazisini, ashabi arasinda taksim etmislerdi. Ancak Yahûdilerin; “Biz topragi islemeyi ve hurma yetistirmeyi biliriz, bizi yerimizde birak” demeleri üzerine Hz. Peygamber, onlari kendi mülklerinde yarici olarak çalismalarina ve orada kalmalarina izin vermistir (el-Belâzürî, Fütûhu’l-Büldân, Çev: Mustafa Fayda, Ankara 1987, s. 88). Bu duruma göre çoluk ve çocuklari bagislanmis, araziler elde edilen mahsulün ikiye ayrilmasi suretiyle onlara birakilmisti. Buna mukabil hiç bir mal saklanmaksizin teslim edilecekti. Iste Kinâne b. Rabi’ bu andlasma hükümlerine uymadigi, iâdesi gereken mallari sakladigi ve Mahmûd b. Mesleme’nin ölümüne sebep oldugu için öldürülmüstür (Ibn Hisâm III, 351). Ayrica yapilan bu andlasmaya göre Rasûlullah onlari Hayber’den istedigi zaman çikaracakti (Ebû Dâvûd, Harâc, 24).

Hayberliler, Hz. Peygamber’in irtihalinden sonra da Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer zamanina kadar belirlenen usûl ile yanci olarak orada kalmaya devam ettiler. Bu arazilerin gelirlerin toplamak isi ile, Hz. Abdullah b. Ravâha görevlendirilmisti. Ancak Hz. Ömer zamaninda aralarinda zinânin çogalmasi, müslümanlara kârsi iyi davranmamalari, Hz. Ömer’in oglu Abdullah’a suikast girisiminde bulunmalari ve müslümanlarin Hayber topragini isletecek duruma gelmeleri üzerine yahûdiler Hayber’den Sam’a sürülmüslerdir (el-Belâzürî, a.g.e, s. 38-40; Yâkût el-Hamevî, Mu’cemü’l-Büldân, Hayber mad.) Yahûdilerin Hayber’den çikarilmalarina Rasûlullah’in “Arabistan’da iki dinin bir arada olmayacagina dâir” hadisinin de sebep oldugu rivayet edilmektedir (Imâm Mâlik, Muvatta’, Medine 17-19; Ibn Hanbel, Müsned VI, 275). Hz. Ömer, Yahûdileri Hayber’den çikardiktan sonra Hayber arazisini daha önce Rasûlullah’in taksim ettigi ashaba ve ailelerine dagitmistir.

Kaynak: Islam tarihi

Haşimiler

Filed under Haşimiler by admin on 28-01-2011


HASIMÎLER

Peygamberimizin atasi Abdülmenaf’in oglu Hâsim’in soyundan gelenlere verilen isim.

Hâsim ticaretle ugrasan zengin ve cömert biriydi. Asil adi Amr’dir. Rivayete göre, bir kitlik yilinda Filistin’e giderek oradan un satinalmis ve Mekke’ye getirerek ekmek yaptirmis, kestirdigi hayvanlarin et suyuna ekmek dagitarak tirid ikraminda bulunmustur. Bu nedenle Arapça’da kirmak anlamina gelen (heseme) fiilinden müstak olan Hâsîm adi verIlmistir (Ebu Ca ‘fer Muhammed b. Cerîr et-Taberi, “Tarîhü’r-Rusül ve’l-Millûk” nsr. Anneles III,1088; Ibnu HIsam, “es-Sîretil’n-Nebeviyye, I, 107).

Taberi’ye göre; Hâsim, Rûm ve Gassân hükümdarlarindan Kureys için dokunulmazlik hakki saglamis, Sam’a yaz seferleri, Yemen’e de kis seferlerini O ihdas etmis bilahere bu, bir âdet haline gelmistir. Yine Taberî’nin rivayetine göre Hasîm bir seferinde Medine’ye ugramis, Amr b. Zeyd’e misâfir olmus, Amr’in kizi Selma’yi görüp onunla evlenmek Istemisti. Baba, kizinin kendi yaninda dogum yapmasini sart kostu. Hasîm de bu sarti kabul edip Sam’a gitti. Dönüsünde Selma ile evlendiler. Hasîm, Selma’yi alip Sam’a götürdü. Dogum yapma günü yaklasinca O’nu alip Medine’ye babasinin evine getirdi, kendisi tekrar Sam’a döndü.

Hâsim’in dört oglu ve bes kizi vardi. Soyu, çocuklarindan Seybe (Abdulmuttalib) ile devam etmis ve bu soydan gelenlere Hâsimogullari (Benu Hâsim) denmistir. Hâsim’in, Abdulmuttalib’den baska erkek çocuklarinin nesilleri devam etmemistir (Taberî, a.g.e., III, 1082).

Hasîmîler Kureys Kabilesinin bir koludur. Peygamberimiz de bu boydandir. Hasîmîler Islâmiyetten önce de hem Mekke’nin hem de Kureys Kabilesinin yöneticisiydi. Çok onurlu bir is sayilan Kâbe bekçiligi ve hac Isleri ne bakmak da ayni ailenin elindeydi.

Hasîmîler ile Kureys Kabilesi’nin bir baska kolu olan Emevîler arasinda öteden beri bir çekisme vardi. Rivayete göre Hasîm ile kardesi Abdu Sems Ikiz olarak dünyaya gelmisler bunlardan birinin parmagi digerinin alnina yapisik iken ayrIlmis bu esnada kan akmis, bundan da ileride bu Iki kardes arasinda kan dökülecegi sonucu çikarIlmis (Taberî, a.g.e, III, 1089).

Islâmiyet’ten sonra bu çekisme bir süre diner gibi olur. Ancak Hasimîler’den olan Hz. Ali’nin halife seçIlmesiyle çekisme yeniden alevlenir. Emevîlerden Muaviye Sam’da güçlü bir yönetim kurmus ve Hz. Ali’ye isyan edip, savas açmisti. YenIlmek üzere olan Muaviye, entrika ile savasi kendi lehine çevirmeyi basarmis neticede mücadeleden galip çikmisti. Bundan sonra Emevîler, Islâm Dini’nin getirdigi, halifeligin sûra ile belirlenmesi usulünü kaldirdilar. Halifelik babadan ogula geçen bir saltanat kurumu haline geldi. Ancak bu durum çok sürmedi. Halk yer yer Emevîlere karsi direnise geçti. Bu arada Hz. Ali’nin oglu Hasan, zehirlenerek öldürüldü. Ikinci oglu Hüseyin ise bütün aile üyeleriyle birlikte Kerbelâ’da kiliçtan geçirilerek sehid edildi. Fakat sonradan Emevîler, Hâsimîlerin bir kolu olan Abbasiogullari (Peygamberimizin amcasi Abbas’in soyundan gelenler) tarafindan ortadan kaldirildilar. Son Emevî hükümdari Mervan el-Himer (esek Mervan) da öldürüldü ve iktidarlari böylelikle son buldu (132/750).

‘Tarihe Abbâsî saltanati adiyla geçen Hasîmogullari’nin bu seferki iktidarlari, Ebu’l-Abbâs es-Saffah (kan dökücü) ile basladi. Mogol hükümdari Hülâgu’nun saldirilarina maruz kalan bu devlet de 1258 tarihinde ortadan kaldirildi.

Hasîmogullari bu tarihten I. Dünya savasina kadar Mekke Serifligi gibi sembolik ve mahalli bir görevin disinda önemli bir rol oynamadilar. Mekke Serifi Hüseyin b. Ali (1852-1951), Ingilizlerle anlasarak I. Dünya savasinda Osmanlilara karsi ayaklanmis, Osmanlilar yenilerek Arap topraklarindan çekilince kendisini Hicaz krali ilân etmisti (1916).

Daha sonra Necid prensi (Suudi Arabistan Devleti’nin kurucusu) Abdülaziz b. Suud (1880-1953), Hüseyin’i Hicaz’dan çikartti. Ancak Hüseyin 0ngilizlerin destegini saglayarak oglu Faysal’i Irak’a, Abdullah’i da Ürdün’e kral yaptirdi. Ürdün’e kral olan Abdullah, Filistin’in bölünmesi konusunda 0srail ile anlastigi iddiasiyla Filistinli bir genç tarafindan öldürüldü. Hâsimî iktidari Irak’ta, 1958 yilina kadar sürdü. 14 Temmuz 1958 günü, basta kral II. Faysal olmak üzere ailenin birçok mensubu öldürüldü ve yapilan askerî darbe ile Hâsimîlerin bu ülkedeki iktidarlari son bulda.

Ancak bugünkü Ürdün krali Hüseyin, kendisinin Hasîmî soyuna mensup oldugunu iddia etmektedir.

Habeşistan Hicreti

Filed under Habeşistan Hicreti by admin on 28-01-2011


HABESISTAN HICRETI


Müslümanlarin Mekke müsriklerinin zulmünden kurtularak Islâm’in öngördügü biçimde özgürce yasayabilmek amaciyla Habesistan’a yaptiklari göç. Müslümanlar, ilki Hz. Muhammed’in peygamberlikle görevlendirilisinin besinci yilinda (614), ikincisi de altinca yilin (615) baslarinda olmak üzere iki defa hicret ettiler. Bu hicretler birinci Habesistan hicreti ve ikinci Habesistan hicreti olarak adlandirilir.

Kur’an’da hicret, cihaddan sonra en önemli eylem olarak degerlendirilir. Bunun nedeni açiktir. Bir mümin için en önemli sey imani ve imaninin gereklerini yerine getirerek Allah’in rizasini kazanmaktir. Gerçek bir mümin kendi ülkesinde, yasadigi çevrede bu amacina ulasamiyorsa, yurdunun, isinin-gücünün, malinin mülkünün, akraba ve dostlarinin hiçbir anlam ve önemi kalmaz. Bunlarla imani arasinda seçim yapmak zorunda kalan insan, imani seçiyorsa, ancak o zaman gerçek bir mümindir. Bu nedenle Mekke’de, müminler müsriklerin baski ve iskenceleri yüzünden böyle bir seçim yapma noktasina dogru gelince, Kur’an onlari, hicretin anlam ve önemini bildiren ayetlerle muhtemel bir hicrete hazirlamaya basladi. Bu konudaki bir ayette, “De ki: Ey iman eden kullarim, Rabbinizden korkun. Bu dünya hayatinda güzel davrananlara güzellik var. Allah’in arzi genistir. Ancak, sabredenlere mükafatlari hesapsiz ödenecektir” (ez-Zümer, 39/1I) buyrularak bir hicretin gerekebilecegi ima edilir. “Kendilerine zulmedildikten sonra Allah ugrunda hicret edenleri dünyada güzelce yerlestirecegiz; ahiret mükafati ise daha büyüktür” (en-Nahl,16/41), ayeti ise müminleri hicrete açikça tesvik eder.

Kur’an, bir yandan müminleri hicrete hazirlarken, diger yandan da hristiyanlik ve Hz. Isa hakkinda gerekli bilgilerle donatiyordu. Habesistan hicretinin hemen öncesinde gelen Meryem suresi, müminleri bu konuda yeterince bilgilendirdi. Ayrica, müminlere hristiyanlarla nasil mücadele etmeleri gerektigi ögretildi: “Içlerinden zulmedenleri hariç, kitap ehliyle ancak en güzel tarzda mücadele edin ve deyin ki; “Bize indirilene de, size indirilene de inandik. Ilâhimiz ve ilâhiniz birdir, biz de O’na teslim olanlariz” (el-Ankebût, 29/46). Bu hazirlama ve bilgilendirmeden sonra, müminlerin hicreti bilfiil gerçeklestirmeleri yönünde açik isaretler tasiyan su ayetler geldi: ” Ey inanan kullarim, benim arzim genistir, bana kulluk edin. Her can ölümü tadacaktir. Sonra bize döndürüleceksiniz. Inanip iyi isler yapanlari cennette, altlarindan irmaklar akan yüksek odalara yerlestiririz; orada ebedî olarak kalirlar. Çalisanlarin ücreti ne güzeldir. Onlar ki sabredenler ve Rabblerine tevekkül ederler. Nice canli var ki rizkini tasiyamaz; onlari da, sizi de Allah besler. O isitendir, bilendir” (el-Ankebût, 29/56-6I). Ankebût suresi, çogu müfessire göre Habesistan hicretinden çok sonra, Medine’ye hicretten hemen önce inmistir. Ancak merhum Mevdûdî, yaptigi tahkikle surenin Habesistan hicretinden önce indigi sonucuna varir. Ona göre önceki müfessirleri surenin hicretle ilgili ayetleri yaniltmis, yanlis degerlendirmelerine neden olmustur. Daha önce merhum Derveze de ayni sonuca ulasmis olmali ki, Türkçe’ye “Kur’an’a Göre Hz. Muhammed’in Hayati” adiyla çevrilen eserinde andigimiz ayetlerin Habesistan hicretinin gerçeklestirilmesine isaret eden bir anlam tasidiklarini belirtir (II, 233).

Andigimiz son ayetler indigi sirada artik hicret zamani gelmisti. Çünkü müsriklerin zulümleri, baski ve iskenceleri dayanilmaz bir hadde ulasmisti. Hz. Peygamber, müminlerin Habesistan’a hicret etmelerini buyurdu. Rivayetler, hicret yurdu olarak Habesistan’in seçilmesinin nedenini, Necâsî’nin zulme riza göstermeyen, adil bir insan olmasina baglar. Buna ilâve olarak siki ticaret iliskileri nedeniyle taninmasinin, halkinin ilâhî kaynakli bir inanca (Hristiyanlik) sahip olmasinin ve son olarak Islâm’in orada yayilma imkâninin bulunmasinin da seçimi etkiledigi söylenebilir.

Hz. Peygamber’in tavsiyesi üzerine bir grup mümin Mekke’den ayrilarak Habesistan’a göçtü. Nübüvvetin besinci yilinin (614) Receb ayinda gerçeklesen ilk bu hicrete en çok kabul gören rivayete göre onbiri erkek, dördü kadin olmak üzere toplam onbes kisi katildi. Bunlar arasinda Hz. Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Osman b. Maz’un, Mus’ab b. Umeyr, Ebû Seleme b. Abdu’l-Esed gibi önde gelen sahabîler de bulunuyordu. Bu ilk muhâcirler Habesistan’da son derece iyi karsilandilar. Kendi ifadeleriyle, dinlerini yasama konusunda tam bir özgürlük ve güven içindeydiler. Allah’a istedikleri gibi ibadet ediyorlar ve kimse tarafindan rahatsiz edilmiyorlardi. Ne eziyet görüyor, ne de kötü laflar isitiyorlardi. Fakat iki ay sonra, müsriklerin müslüman olduklari yolunda yanlis bir haber nedeniyle Habesistan’dan ayrilarak Mekke’ye döndüler. Mekke yakinlarina gelince gerçegi ögrendilerse de is isten geçmisti. Çaresiz, herbiri bir kabîle reisinden emân alarak Mekke’ye girdiler.

Habesistan’dan dönen müminlerin büyük çogunlugu kendi aileleri tarafindan yeniden baski altina alindi. Müsriklerin zulümleri de her geçen gün biraz daha siddetlendi. Öte yandan ilk hicret, Habesistan’in müminler için güvenli bir yer oldugunu göstermisti. Bu nedenle Hz. Peygamber müminlere ikinci kez hicret izini verdi. Nübüvvetin altinci yili (615) baslarinda, Ca’fer b. Ebî Tâlib’in önderliginde gerçeklestirilen bu ikinci hicrete 18 ya da 19′u kadin olmak üzere toplam 1I1 ya da 1I3 müslüman katildi. Ilk muhâcirlerin hemen tümü, ikinci hicrette de yeraldi. Ikinci hicret, Mekke’de tam bir matem havasi estirdi. Çünkü Mekke’de en az bir ferdi hicrete katilmayan aile yok gibiydi. Bir ailenin oglu gitmisse digerinin damadi; birinin kardesi gitmisse, digerinin babasi ya da amcasi gitmisti.

Ikinci Habesistan hicreti müsrik liderleri büyük bir telasa düsürdü. Böylesine büyük bir kitle hâlinde gelen müslümanlar, son derece müsâit bir ülke olan Habesistan’in Islamlasmasina neden olabilir, ya da en azindan Hz. Peygamber’e güçlü bir müttefik kazandirabilirlerdi. Böyle muhtemel bir tehlikenin önüne geçmek için Kureys’in iki ünlü diplomati Amr b. El-Âs ile Abdullah b. Ebî Rabîa’yi Habesistan Necâsî’sine elçi olarak göndermeyi kararlastirdilar. Planlarina göre elçiler önce Necâsi’nin yakin çevresindekileri hediyeleriyle yanlarina çekecekler, daha sonra onlarin da yardimlariyla. Necâsî’nin müslümanlari Mekke’ye iade etmesini saglayacaklardi. Fakat sonuç hiç de umduklari gibi olmadi. Gerçi elçiler yakin çevresinin destegini sagladilar ama, gerçekten adil bir insan olan Necâsi’yi bütün diplomatik oyunlarina ragmen zulümlerine ortak edemediler.

Elçiler Necâsî ile görüserek muhacir müslümanlarin birtakim beyinsiz gençler olduklarini, kendi dinlerini terkettiklerini fakat hristiyan da olmayarak yeni bir din icad ettiklerini, onlari gözetmek amaciyla akrabalarinin iade edilmelerini istediklerini söylediler. Necâsî, kendileriyle görüsmeden bir karar veremeyecegini belirterek müslümanlari yanina çagirtti; elçilerin taleplerini aktararak ne diyeceklerini sordu. Ca’fer b. Ebî Tâlib böyle bir talebe haklari olmadigini göstermek amaciyla elçilerden; kendilerinin köleleri, borçlulari ya da kisas etmek istedikleri katiller olup olmadiklarinin sorulmasini istedi. Amr’in sorulara olumsuz cevap vermesi üzerine, ne hakla iade talebinde bulunuldugunu ögrenmek istedi. Amr’in daha önceki sözlerini tekrarlamasi ve Necâsî’nin Islâm hakkinda bilgi istemesi üzerine Hz. Ca’fer ünlü konusmasini yapti.

Ca’fer b. Ebî Tâlib, Islâm öncesi durumlari ile Hz. Peygamber ve Islâm hakkinda kisaca bilgi verdigi bu konusmasinda sunlari söyledi: “Ey Hükümdar, biz, cahil bir kavim idik. Putlara tapardik. Ölü eti yerdik. Her kötülügü islerdik. Akrabamizla ilgilenmez, ilgimizi keserdik. Komsularimiza iyi davranmaz, kötülük yapardik. Içimizden güçlü olanlar zayif olanlari yer, ezerdi. Yüce Allah bize kendimizden, soyunu sopunu, dogru sözlülügünü, eminligini, iffet ve nezâhetini bildigimiz bir peygamber gönderinceye kadar biz hep bu durum ve tutumda idik. O peygamber, bizim ve babalarimizin Allah’tan baska tapina geldigimiz tastan vesâireden yapilmis putlari birakarak Allah’in birligine inanmaya ve yalniz O’na ibadet etmeye bizi davet etti. Dogru söylemeyi, emaneti sahibine vermeyi, akraba ile ilgilenmeyi, komsularimizla iyi geçinmeyi, haramlardan, kan dökmekten vazgeçmeyi bize emretti. Bizi her türlü çirkin, yüz kizartici söz ve islerden, yalan söylemekten, yetim mali yemekten, iffetli kadinlara dil uzatmak ve iftira etmekten men ve nehyetti. Kendisine hiçbir seyi es, ortak kosmaksizin yalniz Allah’a ibadet etmemizi bize emretti. Ve yine bize namazi, zekâti, orucu de emretti. Biz ona inandik ve kendisini tasdik edip dogruladik. Onun Allah tarafindan getirdiklerine göre kendisine tabi olduk. Hiçbir seyi es, ortak kosmaksizin yalniz Allah’a ibadet ettik. Onun bize haram kildigi seyi haram, helâl kildigi seyi helâl bildik. Fakat kavmimiz üzerimize yürüyüp bizi yüce Allah’a ibadetten vazgeçirerek putlara taptirmak, dinimizden döndürmek, öteden beri serbestçe isleyegeldigimiz kötülükleri tekrar isletmek için türlü iskencelere ugrattilar. Onlar bize galebe çalip zulüm ve tazyikleri altinda ezmeye basladiklari, dinimizle aramiza girdikleri zaman, senin ülkene çikmak, siginmak zorunda kaldik. Seni baskalarina tercih ettik. Senin himayene can attik. Ey Hükümdar, bir, senin yaninda hiçbir zulme ve haksizliga ugramayacagimizi umuyoruz” (M. Asim Köksal, Islâm Tarih,i, Mekke Dönemi, IV. 191-192; bk. Ibn Hisâm, es-Sire, I, 356-362; Taberî Tarih, II, 225).

Konusmayi dikkatle dinleyen Necâsî, yanlarinda Kur’an’dan bir bölüm bulunup bulunmadigim sordu. Bunun üzerine Ca’fer, hicretlerinden hemen önce nazil olan Meryem Suresinin ilk otuzbes ayetini okudu. Rivayetlere göre, ayetleri gözyaslari içinde dinleyen Necâsî, bunlarin Hz. Musa ve Isa’nin getirdikleriyle ayni kaynaktan geldigini tasdik ederek, elçilere müminleri teslim etmeyecegini bildirdi. Amr’in, müslümanlarin Hz. Isa hakkinda çok kötü sözler kullandiklarini söyleyerek Necâsî’nin kararini degistirme çabasi da Ca’fer’in, “O, Allah’in kulu, resulu, ruhu ve O’nun, dünyadan ve erden geçerek Allah’a baglanmis bir bakire olan Meryem’e ilka ettigi kelimesidir” seklindeki cevabiyla yalnizca Necâsî’nin bu konudaki gerçegi kavramasina yaradi.

Habesistan muhacirleri uzun yillar hayatlarini burada huzur ve güven içinde sürdürdüler. Bu süre içinde basta Necâsî olmak üzere birçok kisinin müslüman olmasina vesile oldular. Bunlarin bir bölümü, Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinden önce Mekke’ye geri döndü. Basta Ca’fer b. Ebî Tâlib olmak üzere büyük bölümü ise Hicret’ten sonra, Hayber’in fethi (H. 7/628) sirasinda Medine’ye gelerek müslümanlara katildi.

HABES ÜLKESINE ILK HICRETIN TARIHI VE ORAYA ILK HICRET EDENLER:

Nübüvvet’in besinci yilinda, Receb ayinda

1) Hz. Osman b. Affan, b. Ebil’As, b. Ümeyye

2) Hz. Osman’in zevcesi Hz. Rukayya bint-i Resulüllah

3) Ebu– Huzeyfe b. Utbe, b. Rebia, b. Abd. Sems

4) Ebu– Huzeyfe’nin zevcesi Sehle bint-i Suheyl, b. Amr

5) Zubeyr b. Avvam, b. Huveylid, b. Esed

6) Mus’ab b. Umeyr, b. Hasim, b. Abd. Menaf, b. Abduddar

7) Abdurrahman b. Avf b. Abd. Avf, b. Abd, b. Haris, b. Zühre

8) Ebu– Seleme b. Abdul’esed, b.. Hilal, b. Abdullah, b. ömer, b.Mahzum

9) Ebu Seleme’nin zevcesi ümmü Seleme bint-i Ebi Ümeyye, b. Mugire, b. Abdullah, b. ömer, b. Mahzum

10) Osman b. Mazun, b. Habib, b. Vehb, b. Huzafe, b. Cumah

11)Amir b. Rebia’el’Anzi

12)Amir b. Rebia’nin zevcesi Leyla bint-i Ebi Hasme

13) Eb– Sebre b. Ebu Rühm, b. Abdul’uzza’l'Amiri

14) Ebu Sabre’nin zevcesi: ümmü Külsum bint-i Suheyl b. Amr

I5) Hatip b. Amr, b. Abd sems

16) Süheyl b . Beyza

17) Abdullah b. Mes’ud

Dinlerinden döndürülmekten korkup dini bir vazife olarak , Kimi, yalniz basina, kimi, zevcesiyle,birlikte, Habes ülkesine hicret etmek üzere kimi, binitli, kimisi de, yaya olarak.Mekke’den, gizlice yola çiktilar. Bu, Islam’da, ilk hicret idi.

GARANIK HADISESl VE IÇ YÜZÜ

Resulullah Aleyhisselam bir gün Mekkede Kabe de Necm suresini okumaga baslayip surenin ,son ve Secde ayeti olan 62. Ayetini okuduktan sonra, orada ,Secde etmis,orada bulunan yanindaki arkasindaki herkes,Müslümanlar, Peygamberimize uyarak secde etmis, cemeatten, secde etmeyen kimse kalmamistir.Müsrikler, putlarinin adini isittikleri için,putlarina, tazim maksadiyla secde etmislerdi.Bu habesistandaki müslümanlara yanlis aksettirildi. Mekkeli Müsriklerin Müslüman olduklari zannedilerek bazi müslümanlar Habesistandan Mekkeye geri Dönmüslerdi.

Kaynak: Islam tarihi

Garanik Olayı

Filed under Garânik olayi by admin on 28-01-2011



GARÂNÎK OLAYI


Hz. Peygamber’in’ Mekke döneminde Habesistan’a hicret eden müslümanlarin Mekke’ye tekrar dönmelerine sebep olarak gösterilen, ama gerçekte Islâm düsmanlarinin uydurduklari asilsiz bir rivâyet.

Islâm düsmanlarinin sinsi birtakim faaliyetlerle müslümanlarin akîdelerini bozmak, inançlarini sarsmak, Islâm esaslari üzerinde birtakim süphe ve tereddütler meydana getirmek niyetiyle uydurduklari rivâyetlerden birisi olan Garânîk kissasi, Ilk dönem Islâm alimlerinden birçogunun izledigi “kendilerine ulasan tüm rivâyetleri tenkid süzgecinden geçirmeksizin oldugu gibi aktarma ve meselenin tenkidini ilinî yeterlilige sahip okuyucuya birakma metodu sebebiyle, aslinda uydurma olmasina ragmen bazi Islâm tarihi ve tefsir kaynaklarinda yeralir. Sözde Garânîk olayi ile ilgili çesitli kaynaklarin anlatim tarzlari ve yazarlarin yorumlarinda bazi farkliliklar olmakla birlikte ana hatlariyla,bu uydurma olay söyle olmus: …Mekke’de müslümanlarin eziyet ve iskencelere ugradiklari, bu sebeple bir kisim müslümanin Habesistan’a göç ettigi bir dönemde Hz. Peygamber, Mekke müsrikleri ile uzlasmanin yollarini ariyor, devamli anlasma çareleri düsünüyormus. Zihni bu düsünce ile hep mesgul iken bir gün Kâbe yaninda Necm suresini okuyormus. “Gördünüz mü o Lât ve Uzza yi ve üçüncü(leri olan) öteki (put) Menât’i?” seklindeki 19 ve 20. ayetlerini okuduktan hemen sonra Seytan, Hz. Peygamber’e musallat olmus ve seytanin etkisiyle Hz. Peygamber, farkinda olmaksizin “Bunlar yüce kugu kuslari (veya turnalar)dir ve sefâatleri umulur” cümlelerini vahyin devami gibi söyleyip Necm suresini okumaya devam etmis. Surenin sonuna gelince secde ayeti oldugu için Hz. Peygamber ve orada bulunan müslümanlar secdeye kapanmislar. Müsrikler de Hz. Peygamber’in okudugu bu cümleler sebebiyle son derece sevinerek; “Artik Muhammed ilâhlarimizin sefâatini kabul ettigine göre aramizda önemli bir ayrilik kalmadi” deyip hepsi secdeye kapanmislar. Son derece yasli bir veya birkaç müsrik, yere egilip secde etmek zor geldigi için yerden bir avuç toprak alarak alinlarina degdirmis ve böylece ilâhlarina tâzimde bulunmuslar. Bu olay dolayisiyla müsrikler kIsa bir süre müslümanlari kendi hâline birakmislar. Bu haber Habesistan’daki müslümanlara “tüm Mekkelilerin Islâm’a girdigi” seklinde ulasmis ve Habes muhâcirleri orayi terkedip Mekke’ye yönelmisler. Ancak bu olayin ardindan Cebrâil (a.s.) gelerek hatasi dolayisiyla Hz. Peygamber’i ikaz etmis, bu arada nâzil olan Hacc sûresinin “…Senden önce gönderdigimiz hiçbir resul ve nebî yoktur ki birseyi arzuladigi zaman seytan onun arzusuna (vesvese) atmamis olsun. Allah, kendi ayetlerini saglamlastirir…” meâlindeki 52. ayeti ile önceki cümle neshedIlmis. Hz. Peygamber, olanlardan üzüntü ve nedâmet içinde, yeni inen ayetleri ilân edince Mekkelilerin eziyetleri yeniden baslamis…”

Temelde bu anlatim tarzini ve Garânîk olayinin vukû buldugunu kabullenen bazi yazarlar bu rivâyeti; “Garânîk sözünün geçtigi cümleyi söyleyen, Hz. Peygamber degildir; bizzat seytan, sesiyle ortaya atIlmistir”, “Bu cümleyi, Hz. Peygamber Kur’an okurken gürültü yapip, bagirip çagirarak ona baskin çikma seklinde müsriklerin devamli izledikleri bir politikanin geregi olarak ve son okunan ayette putlarinin adi zikredilince onlarin siddetli bir sekilde kötülenmesinden endise ederek kendi akîdelerine uygun bir sekilde müsriklerden birisi söylemistir. Bu sözün sâhibi, Hz. Peygamber olmadigi gibi, seytan da degildir, ama seytanlasmis Insanlardan birisidir”, “Bu cümle, müsrikler tarafindan daha önce bilinen, tavaflari ve yeminleri sirasinda kullanilan bir cümle idi. Müsrikler “Lat, Uzzâ ve öteki üçüncüleri Menât; bunlar yüce kugu kuslaridir ve sefâatleri umulur’ derlerdi. Hz. Peygamber’in okudugu Necm suresinin 19 ve 20. ayetlerinde bu putlarin adi geçince müsriklerden biri önceden kullandiklari bu yemin cümlesini araya sokusturuvermis, Ilk plânda bunu kimin okudugu bilinememisti…” gibi çesitli yorumlamalara tabi tutmaktadirlar.

Ancak gerek geçmis dönemlerin, gerekse asrimizin tahkik ehli âlimleri, bu rivâyeti çesitli yönleriyle inceden inceye tetkik etmisler ve birçok noktadan tamamen asilsiz, uydurma bir rivayet oldugunu ortaya koymuslardir. Kur’an-i Kerîm’in, Cenâb-i Hakk’in muhâfaza ve garantisi altinda oldugu, ayetlerin beserî ve seytanî tasallutlardan mahfuz bulundugu bilinen bir gerçektir. Bu bakimdan Hz. Peygamber Kur’an okurken seytanin tasallutuyla Kur’an ayetlerine bir seytan sözünü karistirmasi ya da seytanin veya bir müsrigin herhangi bir sözünün geçici bir süre için bile olsa farkedIlmeyip Kur’an’dan zannedIlmesi, katiyetle ihtimal dahilinde degildir. Ayrica Hz. Peygamber, müslümanlarin ugradigi eziyet ve iskenceler dolayisiyla ne kadar üzüntülü ve bu eziyetlerin kaldirIlmasi hususunda ne derece düsünceli olursa olsun, dilinden, yillar boyu’ ugrunda mücâdele verdigi tevhid akidesine tamamiyle zit böyle bir cümlenin dökülmesi veya baskasi tarafindan söylenen bir cümleyi farkedip müdâhale etmemesi sözkonusu otamaz.

Garânîk rivayetini kitabinda Ilk nakleden müellif, h. III. asir baslarinda 204/819 tarihinde vefat eden Ibnü’l Kelbî’dir. Daha sonra Vâkidî, Ibn Sa’d, Taberî, Zemahserî gibi bazi tarihçiler ve müfessirler Ibnü’l-Kelbî’den alarak bazi küçük degisiklik veya ilâvelerle aktarmislardir. Ibnü’l-Kelbî’nin; naklettigi rivayetlerde hiçbir hassasiyet göstermeyen ve nakillerine güvenIlmeyen bir kisi oldugu bilinen bir gerçektir. Üstelik Garânîk kelimesinin geçtigi cümle, muhtelif kaynaklarda birbirinden çok farkli sekillerde nakledIlmistir ki bu da rivayetin uydurma olduguna Isaret etmektedir.

Su halde Garânîk rivayeti, tamamiyla asilsiz olup Islâm’in daha Ilk asirlarinda Islâm düsmani zindiklar tarafindan uydurulmus, günümüze gelinceye kadar çesitli asirlarda Islâm’a muhalif belli çevrelerce bir koz olarak kullanIlmis, günümüzde de Islâm düsmani garazkâr müstesrikler tarafindan zaman zaman tekrar ortaya atilarak bu vesile ile Islâm’a karsi saldirilarda bulunulmustur.

Su halde Habesistan’daki müslümanlarin Mekke’ye geri dönmelerinin sebebi, sözde Garânîk olayi degil; bu yillarda Hz. Hamza ve Hz. Ömer gibi güçlü ve itibarli sahislarin Islâm’a girmeleri dolayisiyla Mekke müsriklerinin bir süre çekinerek eziyet ve iskencelerine ara vermeleri, dolayisiyle Mekke’de geçici bir sükûnet havasinin olusmasi; Habesistan’da Necâsî Ashame’ye karsi bir ayaklanmanin basgöstermesi ile karisikliklarin zuhûr etmesidir.

Necm suresinin Kâbe yaninda Hz. Peygamber tarafindan okundugu; surenin sonunda secde ayeti bulundugu için Hz. Peygamber’in ve orada bulunan ashabinin secdeye kapandiklari, buna mukâbil müsriklerin de tamamiyla secde ettiklerine dari Imam el-Buhârî’nin el-Câmi’u's-Sahîh’inde sahih bir rivâyet vardir (bk. Buhârî, Tefsiru Sûrati ve’n-Necm 4). Ancak bu rivayette Garânîk meselesiyle ilgili hiçbir husus yoktur; olmasi da zaten hem nakil yönünden, hem de akil yönünden mümkün degildir. Islâm düsmanlari adetleri vechile yalan ve uydurmalarini Iste bu rivayet üzerine bina etmis, asli ve esasi olmayan Iftiralarla bu sahih rivayeti tamamiyla çarpitmislardir. Hz. Peygamber ve ashabi, Necm suresinde geçen secde ayeti dolayisiyla secdeye varirken müsrikler de bu surenin 19 ve 20. ayetlerinde adlan anilarak kötülenen putlari ve akîdelerine sahip çiktiklarini belirtmek ve putlarini tazim etmis olmak için putlari adina secde etmis olmalidirlar.

Bibliyografya:

1) Aksekili Ahmed Hamdi, “Hâtemü’l-Enbiyâ Hakkinda En Çirkin Bir 0snâdin Reddiyesi ” Istanbul 1338.

2) Ismail Cerrahoglu, “Garânîk Meselesinin 0stismarcilari” ; A. Ü. 0lahiyat Fakültesi Dergisi, Ankara 1981, sayi XXI V; s. 69-92.

3) Hüseyin Hatemî, Seytan Rivâyetleri, Istanbul 1989.

4) Sabri Hizmetli, “Garânîk Meselesi Üzerine”, Islâmî Arastirmalar Dergisi, Ankara 1989, sayi: 9, s. 40-58.

Fil Vakası

Filed under Fil vak'asi by admin on 28-01-2011

FIL VAKASI (EBABIL KUSLARI)


Kâbe’yi yikmak üzere büyük bir orduyla gelen Yemen valisi Ebrehe’nin ordusuna saldiran kuslar.

Ebâbil, Arapça’da “bölükler, sürü, sürüler” demektir. Kelime, Kur’ân-i Kerim’de Fil sûresinin üçüncü âyetinde geçmektedir. Fil sûresinde olay söyle anlatilmaktadir: “Görmedin mi Rabbin fil sahiplerine ne yapti? Onlarin tuzaklarini bosa çikarmadi mi? Üstlerine sürü sürü kuslar gönderdi. Onlara çamurdan sertlesmis taslar atiyorlardi. Nihâyet onlari yenilmis ekin yapragi gibi yapti.” (el-Fil, 1I5/1-5).

Bu olay Hz. Peygamber’in dogdugu yil olmus ve orduda bulunan fil/fillerden dolayi Araplar arasinda “Fil Vak’asi”, geçtigi yil ise “Fil Yili” olarak meshur olmustur. Olay kaynaklarda söyle zikredilmektedir:

Habesistan Krali Necâsi Ashame’nin, Yemen’e hükümdar tâyin ettigi Ebrehe b. Sabbah el-Esrem, Mekke’ye giden kervan ve Kâbe ziyaretçilerini çekmek ve San’a sehrini ticaret merkezi haline getirmek üzere burada Kulleys veya Kalis denilen bir tapinak (kilise) yaptirdi. Ancak tapinaga gelen olmadigi gibi Fukaym kabilesine mensup bir Arap veya bir grup Arap kiliseye girerek pislediler. Bunu ögrenen Ebrehe çok kizdi ve Kâbe’yi yikacagina yemin etti. Büyük bir ordu ve gayet iri cüsseli “Mamud” adli fili önde oldugu halde Mekke’ye yöneldi. M.S. 57I veya 571 yilinda altmis bin asker ve on yahut dokuz fille yola çikti. (Ibnü’l-Esir, el-Kâmil fi’t Târih, Nsr: Tornberg, Beyrut 1965, I, 442).

Ebrehe yolda Yemen krali Zû Neferi bozguna ugratti, ardindan Has’amlilari yendi ve bunlarin Nufeyl b. Nubeyb adindaki liderinin hayatini bagislayarak kendisine Mekke’ye gidiste rehber yapti. Taif’teyken Sakif’liler tanrilari Lât’i korumak ugruna Ebrehe ile isbirligine yanasip Ebû Regal’i ona rehber olarak verdiler. Ebrehe’nin fillerin destegindeki muazzam ordusunun karsisinda hiçbir ordu dayanamadi ve Kureys’liler bu gelise bakarak Kâbe’nin yikilacagina kesin olarak inanmaya basladilar.

Abdülmuttalibin Ebrehe ile Görüsmesi

Mekke yakininda Mugammes denilen yerde Ebrehe ordusu çadirlarini kurdu ve çevredeki Mekke’lilere âit develeri yagmaladilar. Burada, Ebû Regal öldü. Develerin içinde Abdülmuttalib’in de iki yüz devesi vardi. Ebrehe’nin elçisi Hinata el-Himyeri Mekke’ye giderek Kureys’lilerin ileri gelenleriyle görüstü ve “Kâbe’yi tavaf etmeyi biraktiklari takdirde onlara saldirmayacaklarini” söyledi. Onlara sadece Kâbe’yi yikmak için geldiklerini, kendileri ile savasmayacaklarini bildirdi (Ibnü’l-Esir, a.g.e., s.443).

Abdülmuttalib, “Biz onunla savasmak istemiyoruz, buna gücümüz de yetmez. Orasi Beytullah’tir, eger korursa O (Allah) Harem’i korur” dedi; develerini görüsmek üzere Ebrehe’nin yanina vardi. Abdülmuttalib’e iyi davranan ve önce onu takdirle karsilayan Ebrehe, Abdülmuttalib develerini isteyince söyle dedi: “Seni ilk gördügümde gözüme büyük bir sahsiyet olarak görünmüstün. Ama sen Kâbe’nin korunmasini isteyecegin yerde develerinin pesine düsünce gözümden düstün.” Abdülmuttalib, “Ben develerin sahibiyim. Kâbe’nin de sahibi var, O onu korur” dedi.

Abdülmuttalib develerini alip Kureys’lilerin yanina döndü, onlara olup biteni anlatti ve hepsi, muhtemel bir katliâma karsi Mekke’den ayrilip daglara çekildiler.

Fillerin Yere Cökmesi

Sabaha karsi Ebrehe, Mekke’ye ilerledi. Mamud denilen büyük fil, sehre yaklâsinca yere çöküverdi; kalkmasi için çok ugrastiklari halde kalkmadi. Öteki fillerin de, Kâbe yönünde sürüldüklerinde yere çöktükleri, baska bir yöne yöneltildiklerinde kosarak kaçmaya çalistiklari görüldü. Bu mucizeyi olayin sihhati Hz. Peygamber (s.a.s.)’in Kusva adli devesinin Mekke yakinlarinda çökmesi olayinda, Nebi (s.a.s.)’in söyledigi sözlerle sâbit olmustur: Devesi çökünce Rasûlullah’in ashâbi, “Deve çöktü” dediginde, Rasûlullah; “Hayir, Kusva çökmedi, yalniz onu ‘Fili engelleyen’ engelledi” buyurmustur. Buhâri ve Müslim’de, Rasûlullah (s.a.s.)’in Mekke’nin fethi günü söyle dedigi nakledilmektedir: “Yüce Allah filleri Mekke’ye girmekten alikoydu. Ama Rasûlünü ve mü’minleri oraya gönderdi. Dün oldugu gibi bugün de oranin hürmeti iâde olmustur. Dikkat edin, hazir olan olmayana bildirsin. ”

Kuslarn Ebrehe Ordusuna Saldirmasi

Ebrehe ordusu Mekke’ye girerken deniz tarafindan, dahâ önce o bölgede hiç görülmemis, kirlangica benzer kus sürüleri bir anda ortaya çikarak Ebrehe ordusuna saldirdilar. Gaga ve pençelerinde tasidiklari taslari ve çamurdan balçiklari askerlerin üzerine biraktiklarinda onlar, kurumus, paramparça olmus agaç yapraklari gibi dagildilar. Rehberleri Nufeyl kaçti, askerler kus saldirisinda telef olup feci sekilde öldüler; yolda kalanlar, geriye dönenler de helâk oldular. Mekke’liler bu mucizeyi daglardan seyrederken Allah’in irâdesi karsisinda hayret ve dehset içindeydiler. Ebrehe, bu saldirida etleri parçalanmis, çürümüs halde San’aya dönerken, Hasm kabilesinin yasadigi bölgede gögsü ikiye yarilarak acikli sekilde öldü (Kadi Beydâvî, Envârü’t-Tenzil, Fil Sûresi tefsiri).

Kuslar ve attiklari taslar hakkinda çesitli rivâyetler vardir. Bu olay Rasûlullah’in dünyaya geldigi yilda vukû buldugundan, Peygamberimizin ilk mucizelerinden sayilmistir. Muhammed b. Ishak ve Ikrime o yil çiçek hastaliginin Mekke’de yayginlastigini söylemislerdir. Muhammed Abduh (v. 19I5) bu rivâyetlerden hareketle Kur’ân’da geçen “Tayran Ebâbile” ifâdesiyle kastedilenin “sinekler” oldugunu ayaklarinda salgin hastalik mikrobu tasiyan sinek sürülerini Allah’in, Ebrehe ordusuna musallat kildigini belirtmektedir. Yeryüzünün en ihtisamli ordusu ve hayvanlari (filleri) ile gelen Ebrehe ve ordusunu Allah, bir ibret olsun diye gözle görülemeyen küçük canlilarla mikroplarla helâk etmistir. Bu görüsü yukarida zikrettigimiz gibi daha önce ilk siyercilerden Muhammed b. Ishak da kaydetmistir.

Bu tefsirde önemli olan husus; Muhammed Abduh, Resid Riza, ve diger bazi müfessirlerin, Allah’in, olaganüstü, fevkalâde, harikulâde mucizesi ile bu Allah düsmani orduyu helâk edisini dile getirmeleridir. Tefsirlerde kuslarin mâhiyeti hakkinda degisik görüsler bulunmaktadir. Ibn Abbas ile Dahhak, Ebâbil’i “birbiri arkasindan gelenler” diye yorumlamislardir. Hasan-i Basri ile Katâde, “çok” mânâsina; Ibn Zeyd “çesitli, sagdan soldan gelenler” mânâsina; Mücâhid, “toplu halde arka arkaya gelen” mânâsina geldigini söylemislerdir. Kuslarin, bölük bölük, karisik türde olduklari anlasilmaktadir. Rivâyetlerde kuslar; kirlangica, keklige, sigirciga, yarasaya, hatta “zümrüdü anka”ya benzetilmektedir .

“Siccil” kelimesi, tas ve çamur demektir. Yahut, çamurla sivanmis tas anlamina gelir. “Asf” kelimesi, agaç yapragi anlamina gelir. Haserelerin agaç yapragini yiyip ufalttiklarinda yaprak yenik yenik hale gelir ki, sûrede anlatilmak istenen budur.

Sûrenin anlami; Allah’in, Kâbe’nin müdafaasini müsriklere birakmadigini, saldirganlari alisilmadik sekilde helâk ettigini bize anlatmaktadir.

Olayin Gerceklestigi Yer

Fil olayi, Müzdelife ve Mina arasindaki Muhassab vadisi arasinda bulunan Muassib’da meydana gelmistir. Müslim ile Ebû Dâvûd, Câbir’den rivâyetle onun söyle dedigini yazarlar: “Rasûlullah Müzdelife’den Mina’ya hareket ettigi zaman Muassib vadisin de hizlanmisti.” Imam Nevevî bunu söyle izah etmistir: “Ashâb-i Fil olayi burada cereyan etmistir. Onun için, sünnet olan, hacilarin buradan hizla geçmesidir” (Mevdûdî, Tefhimul Kur’an Trc: Muhammed Han Kayani ve digerleri, Istanbul 1988, VII, 238)

Imam Mâlik de Hz. Peygamber’den, “Müzdelife durma yeridir, ama Muassib vadisinde durulmamalidir” hadisini nakleder.

Müsrik Kureyslileri bu olay o kadar etkilemistir ki, üç yüz altmistan fazla Kâbe putunu unutup yedi yahut on sene Allah’a tapmislardir. Fil sûresin de Allah, Ashâb-i Fil’in aci âkibetinin fecâatine sadece ana hatlariyla deginmis ve müsriklere, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in dâvetine karsi çiktiklarinda, onlarin baslarina gelebilecek acikli azabi hatirlatmistir.

Kaynak: Islam tarihi

Ficar Savaşları

Filed under Ficâr savaslari by admin on 28-01-2011

FICÂR SAVASLARI

Câhiliye döneminde müsrik Araplar arasinda haram aylar dan birisinde yapilan savaslar.

Islâm’da yasak oldugu gibi câhiliye döneminde de Müsrikler arasinda haram aylarda savas yapmak, kan dökmek, haksizlik ve kötülüklerde bulunmak yasaklanmis idi. Muharrem, Receb, ZIlkâde ve Zilhicce aylarindan olusan bu aylarda yasagin ihlâl edIlmesi, büyük bir günâh ve suç sayiliyordu.

Bu telâkkiye ragmen câhiliyye döneminde zaman zaman haram aylarin kudsiyeti çignenmis, kanli bazi savaslar meydana gelmisti. Iste bu savaslar, müsrikler tarafindan, günâhin islendigi savaslar anlamini ifade etmek üzere “ficâr savaslari” diye adlandirIlmistir.

Arap tarihinde dört ficâr savasi vukû bulmustur. I. ficâr savasi, Gifâr kabilesinden bir sahsin Ukâz Panayiri’nda ayaklarini uzatip oturarak “Araplarin en sereflisi benim!” demesine kizan bir sahsin, kiliciyla onun ayaklarini kesmesi üzerine Iki tarafin adamlari arasinda cereyan etmistir.

II. Ficâr savasi, Kureys’ten Benû Amir ile Kureys’ten Benû Kinâne arasinda meydana gelmistir. Yine Ukâz Panâyiri’nda Benû Amir’den bir kadina Kinâneogullarindan bazi gençlerin sarkintilik etmesi bu savasa sebep olmustur.

III. ficâr savasi ise, Kinâneogullarindan bir sahsin, Âmirogullarindan birisine olan borcunu zamaninda vermedigi gibi oyalama cihetine gidip ödemeye yanasmamasi sebebiyle bu Iki kabile arasinda ortaya çikmistir.

IV. ficâr savasi ise, Kinâneogullarinin yanisira Kureys ile Hevâzin’in Kays-i Aylân kabileleri arasinda meydana gelmistir. Hire hükümdarinin çikardigi bir kervana kilavuzluk ve muhafizlik etme konusunda aralarinda ihtilâf ve husûmet çikan Kinâneogullarina mensup bir sahsin Kays-i Aylân’dan birisini öldürmesi bu savasa sebep teskil etmistir. Kinâneogullarinin yaninda Kureys’in diger sülâleleri de savasa katIlmis, bu arada Peygamber efendimiz de amcalariyla birlikte bu savasta bulunmustur. Ancak genellikle kabul edildigine göre o sirada yirmi yasinda olup savasabilecek güçte olmasina ragmen sadece savas alaninin gerisine düsen oklari toplayip amcasina vermekle yetinmistir. Sonunda bu savas, Iki tarafin ölülerinin sayilip ölüsü fazla olan tarafa fazlalik miktarinca diyet verIlmesi karari ile sulha baglanarak neticelendirIlmistir

Evtaş Olayı

Filed under Evtaş olayı by admin on 28-01-2011

EVTAS OLAYI

Hicretin sekizinci yilinda Huneyn gazvesinden sonra meydana gelen olay.

Mekke’nin fethinden sonra Nasrogullari kabilesinden Mâlik b. Avf liderliginde Hevâzin ve Sakif kabilelerinden olusan müsrik ordusu müslümanlara savas açmis ve kadin, çocuk ve esyalarini da ordunun arkasina alarak Huneyn vadisine gelmislerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) de müslüman ordunun hazirlanmasinda henüz müslüman olmamis müsrik Savfan b. Umeyye’den ordunun silah ve teçhizatini borç almak seklinde saglamis ve Islâm ordusu asilerin üzerine gitmisti. Ancak müslüman askerler çokluklariyla övünerek tedbirsizce ilerlerken Mâlik b. Avf’in askerleri onlari ok yagmuruna tutarak bozguna ugrattilar. Savas alaninda Hz. Peygamber (s.a.s.) ve en yakin ashâbi kalirken, müslüman askerler geri kaçmaya basladilar.

Müslümanlar çokluklariyla magrur olmuslardi. Kelede b. Hanbel, “Bugün sihir bozuldu” derken, Seybe b. Osman b. Ebi Talha adli müsrik de Uhud savasinda öldürülen babasinin intikamini almak için Hz. Peygamber (s.a.s.)’e saldirdi; ancak bir mucize eseri eli kolu baglandi kaldi. Daha sonra o söyle dedi: “Resulullah’i öldürmek istedim, ancak basima bir hal geldi, hatta kendimden geçtim, onu öldürmeye güç yetiremedim, nihâyet onun korunmus oldugunu anladim” (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 72-80).

Bu sirada Abbâs b. Abdülmuttalib’in gür sesini duyan müslümanlar tekrar toplandilar ve mevzilerinden çikan kâfirleri bozguna ugrattilar. Mâlik b. Avf Taif’e kaçarken, bir kisim düsman askeri de çocuk, kadin ve esyalariyla Nahle ve Evtas ovalarina çekildiler.

Hz. Peygamber (s.a.s.) esir ve ganimetlerin Cirâne’de bekletilmesini emrederek Mâlik b. Avf’i tâkip etti; onun sigindigi Tâif’i haram aylardan Zilkâde girinceye kadar kusatti, sonra Cirâne’ye döndü (Ibn Sa’d, Tabakat, II, 114 vd.; Ibn Hisâm, es-Sîre, IV, 128).

Hz. Peygamber (s.a.s.) Ebû Amir Es’ârî’yi Evtâs’daki asilerin üzerine yolladi. Ebû Âmir savasirken sehid düsünce yegeni Ebû Musa el-Es’ari, yerine geçerek âsileri yendi; baslarinda bulunan Düreyd b. Simme’yi öldürdü; esirler ve ganimetlerle Hz. Peygamber’in yanina döndü. Esirler arasinda Hz. Peygamber’in süt kardesi olan Sa’d b. Bekirogullari kabilesinden Seymâ binti Hâris de bulunuyordu. Onu Hz. Peygamber’in huzuruna çikardilar. Hz. Peygamber, onun süt kardesi oldugunu ve sütannesi Halime’nin yillar önce öldügünü duyunca, gözleri doldu. Süt kardesine yaninda kalabilecegini söyledi; fakat o, kabilesine dönmek istedi. Hz. Peygamber de onu yanina bir köle, iki cariye v.b. hediyelerle kabîlesine geri gönderdi.

Allahu Teâlâ, Kur’an-i Kerîm’de, müslümanlarin bu savastaki halini söyle anlatmaktadir; “Huneyn gününde de hani çoklugunuz, sizi gurura sevketmisti de, size fayda vermemisti. Yeryüzü, bunca genisligiyle size dar gelmisti. Sonra ardiniza dönüp, kaçmistiniz. Sonra Allah, Resulune ve müslümanlarin üzerine sükûnet ve huzurunu indirdi” (et-Tevbe, 25/26).

Hz. Peygamber, Taif’ten döndükten sonra Cirâne’de Havâzin kabilesinin heyetini kabul etti. Onlar, müslüman oldular, esir ve ganimetlerini istediler. Hz. Peygamber, kadinlarini verdi, mallarini ise ganimet olarak birakti. Bu sirada kadin esirlerden bazilarini ellerinde bulunduran müslümanlardan yeni Islâm’a girmis olan Mekkelilerden Akra b. Habîs, Uyeyne b. Hisn, Abbâs b. Mirdâs, ellerindeki esirleri vermek istemediler. Resulullah, “Onlari birakiniz; o esirlerden herbiri için kendisine düsecek ilk ganimetten size alti hisse verilecektir” dedi (H. Ibrahim Hasan, Islâm Tarihi, çev.: Ismail Yigit ve digerleri, Istanbul 1983, I,191). Hz. Peygamber, bu yeni müslümanlara, kalpleri Islâm’a isinsin diye, ganimetten fazlaca verince, ensâr, bu taksimden kirilmisti. Bunu belli edince, Hz. Peygamber, onlari bütün Arap kabilelerinden daha çok sevdigini söyledi; kendisinin de onlardan oldugunu belirterek, dua etti. Bunun üzerine ensâr, sevinçten agladi. Hz. Peygamber, onlara söyle hitap etmisti:

“Ey ensâr toplulugu, sizden gelen bir söylenti ve nefsinizde hissettiginiz öfke, bana ulasti. Siz müsrikken, Allah (c.c.) sizi benimle hidâyete ulastirmadi mi?.. Birtakim kimseleri Islâm’a kazandirmak, kalplerini Islâm’a Isindirmak için verdigim biraz dünyalik yüzünden bana kirildiniz. Halbuki ben, sizin dindeki samimiyetinize güvenmistim. Allah’a yemin ederim ki, eger Hicret olmasaydi, ensârdan bir fert olmayi tercih ederdim…”

Ensâr, “Biz, Allah’in Resulunün bizim payimiza düsmesine râziyiz…” dediler (Taberî, III, 138-139).

Peygamberimizin mektubu

Filed under Efendimizin mektubu by admin on 28-01-2011

Peygamberimizin mektubu

Doç. Dr. Ahmed Akgündüz 1987 yilinin baslarinda dergimizi aradiginda ZAFER tarihinde dönüm noktasi olacak bir sayinin müjdesini daha büyük bir müjde ile beraber veriyordu. Peygamber Efendimiz’ in (S.A.V.) yalanci peygamber Müseylime’ye gönderdigi mektup, Topkapi Sarayi Müzesi’nin Mukaddes Emanetler Dairesi’nde ortaya çikarilmisti. Hadis âlimleri ve çesitli islâm kaynaklari tarafindan muhtevasi günümüze kadar aktarilan, fakat simdiye kadar bulunamayan bu mukaddes vesika ilk defa ZAFER vasitasiyla bütün dünyaya ilân ediliyordu.

Mektubun orijinali

Peygamberimiz, hicretin 7. senesinde, basta Dogu Roma (Bizans) imparatorlugu olmak üzere dünyanin en büyük devletlerine teblig mektuplari göndermis ve kendilerini islâmiyete dâvet etmisti. Efendimizin tesebbüsü, sonunda beklenen neticeyi verdi ve insanlar, akin akin müslüman olmaya basladi. Bu gâye ile Medine’ye gelen Benî Hanife kabilesinin temsilcileri arasinda, Müseylime adinda birisi vardi. Edebî yönü oldukça kuvvetli olan bu sahis, Müslümanlari gördükten sonra onlara karsi duydugu kiskançligi, kendisini büyük bir felâkete sürükleyecek sekilde izhâr etti ve peygamber oldugunu ileri sürerek, kavminin Efendimize degil de kendisine tâbi olmasini istedi.

Müseylime’nin bu iddiasi bazi münâfiklarin da yardimiyla kuvvet buldu ve Benî Hanife kabilesinin birçogunu dininden döndürdü. Yalanci Peygamber Müseylime, sonralari daha da ileri giderek Efendimiz’e (S.A.V.) su meâlde bir mektup yazdi:

Allah’in Resulü Müseylime’den, yine Allah’in Resulü Muhammed’e, Sana selam olsun. Ben, seninle biriíkte peygamberlik vazifesine ortagim. Yeryüzünün yarisi bize, yarisi da Kureys Kabilesine âittir. Ancak Kureys haddini asan bir kavimdir.”

Peygamberimiz bu satirlari okuyunca, onu getiren elçilere:

“Eger elçilerin öldürülmeyecegine dâir bir kâide olmasaydi, sizin boynunuzu vurdururdum” demis ve Ubeyy bin Kaab’a yazdirdigi asagidaki mektubu, Müseylime’ye göndermistir. (Mektubun son cümlesi, tam olarak okunamamistir.)

Rahman ve Rahim olan Allah’ in adiyla; Allah’in Resulü Muhammed’den, yalanci peygamber Müseylime-tül-Kezzab’a . Selâm, hidayete tâbi kimseler üzerine olsun. Bundan sonra bilesin ki, yeryüzü Allah’ indir. Onu, kullarindan diledigine ihsan eder. Hüsn-ü akibet ise, müttakilerindir.(Allah’tan korkan mümin kullara aittir.) Sen ve beraberindekiler eger tövbe eder seniz, Allah da seni ve seninle beraber tövbe edenleri affeder.

···

MÜSEYLIME’ NIN SONU:

Uhud harbinde Hz. Hamza’yi sehid eden Hz. Vahsi, sonradan müslüman olmus ve Hz. Ebubekir zamaninda Halid Bin Velid komutasindaki bir orduda yer alarak Müseylime’ nin askerleri ile çarpismisti. Hz. Vahsi, bu savasta Hz. Hamza’ yi sehid ettigi mizragi kullanarak Müseylime’yi öldürmüs ve Hz. Hamza’ya mukabil olmasini istedigi bu hareketiyle Allah’tan affini istemistir.

Zafer dergisi, Sayi 200 , 1993

Hz. Peygamberin elçileri

Filed under Efendimizin elçileri by admin on 28-01-2011


HAZRETI PEYGAMBERIN ELÇILERI



Hudeybiyeden dönüldükten sonra bütün insanlara ve cinlere Peygamber olarak gönderilen son peygamber Hazreti peygamber tarafindan , Islam dinine davet icin etraftaki hükümdarlara gönderilmek üzere , Hicretin Yedinci senesi Muharrem ayinda alti tane mektup yazildi. Hükümdarlar Mühre Itimat ettiklerinden, gümüsten bir mühür yaptirildi. Üzerine “Muhammed Rasulullah” diye Kazitildi. Yazilan mektuplara bastirildi.Her Mektubu götürmek icin birer elçi seçildi ve gönderildi.

Necasi, Yani Habes Sultani Bahr oglu Ashama ya Amr bin Umeyye gönderildi

Necasi Amr bin Umeyye ye layik oldugu ikrami yapmis ve gereken hürmeti göstermistir. Ve kendiside Gizlice Müslüman olmustur.

Rum Kayseri de Hazreti Muhammedin Mektubunu saygili bir sekilde eline alip yüzüne sürmüs ve Dihye `ye pek cok hürmet edip bir cok hediyeler vermistir.

Cünkü Rum Kayseri ile Iran Kisrasi arasinda bir süredir sert carpismalar oluyordu. Önce Kisra üstün gelerek Suriyeyi almis ve bütün Arabistani benimsemisti. Iranlilar Müsrik oldugundan, bütün Ehl-i Kitabin düsmani idiler. Rumlar ise Ehli Kitab olan Hiristiyan dininde bulunuyorlardi.Iranlilarin Rumlara üstün gelmesinden dolayi Kureys Müsrikleri sevinmisler müslümanlar ise üzülmüslerdi.

Yemame Hükümdari Hevze`ye Selit Amiri gönderilmisti. Hevze Mektubu alip okudugunda eger Peygamber beni kendisine veliaht tayin ederse iman ederim demis Peygamberimiz ise “Ya Rabbi sen onun hakkindan gel “diyerek dua etti ve kisa bir zaman sonra Hevze Kafir olarak ölmüstür.

Gassan Hükümdarina Suca Esedi (r.a)gönderilmis Gassan Hükümdari Ebu Simr Gassani gelen Mektubu yirtip atmis ve ”Iste ben onun üzerine ordu gönderiyorum ‘diyerek kötü muamelede bulunmustu. Peygamberimiz bu haberi duyunca ‘ Memleketi yok olsun’ diyerek beddua etmis, çok geçmeden Haris , küfür üzere ölerek cehennemi boylamisti.

Iran Kisrasi Husrev Perhiz’e Abdullah bin Huzafe gönderilmisti. Hüsrev Perhiz Rasulullahin Mektubunu Hiddetlenerek yirtip atti ve emrindekilere ”Su hicaz tarafinda peygamberlik davasi güden adami bana gönderin” diye emretmis fakat çok kisa bir süre sonra oda oglunun baskinina ugrayip öbür dünyayi boylamistir.

Kaynak: Islam tarihi